“GIDA GÜVENLİĞİNDE GÜNCEL MESELELER” üzerine

103

İsmet Papila

Antalya’da Tüm Emekli Sen tarafından düzenlenen kitap imza ve söyleşi etkinliğine katılan Dr. Bülent Şık ile “Gıda Güvenliğinde Güncel Meseleler” başlıklı söyleşi yapıldı. İngiltere’den ithal edilen plastik çöpler ve birçok zehirli kimyasal barındıran bu çöplerin toprağa, sulara karışması ile bunların hem doğa hem insan sağlığına etkileri ilk konuşulan konu idi. İkincisi ise hükümetin yürürlüğe koymaya çalıştığı ata tohumlarının sertifikalandırılmaya çalışılması hakkında idi. Her ikisi de yaşamımızı doğrudan etkileyen bu hayati konuları anlayabildiğim kadarı ile sizlere aktarmak isterim.

BBC, 2018’in ilk üç ayında İngiltere’den 27 bin 34 ton plastik çöp gönderildiğini belirtti. 2005 yılında başladığı bilinen plastik çöp ithalatı 2015 yılına kadar yalnızca gümrükte sunulan bir beyanname ile yurda denetimsiz olarak tonlarca plastik atık sokulması ile sürdü. Daha sonra gümrükte kontrol şartı getirildi ama bunun ne ölçüde yapılabildiği hala bilinmiyor. Bu atıklar yoğun bir şekilde fitalatlar ve bisfenoller içermektedir. Bazı Fitalatların ve Bisfenol bileşiklerinin özellikle çocuklar üzerinde hormonal bozukluklara sebeb olduğu, ABD, Kanada ve Avrupa Birliği ülkelerinde yasaklanmış olduğu bilinmektedir. Biz toksik kimyasallar içeren bu çöpleri alıyor, ülkemiz topraklarını ve canlılarını zehirliyor üstüne bir de para ödüyoruz.

Polikarbonat ürünler, biberonlar, meme pompaları, oyuncaklar vb. ürünlerde kullanılan Bisfenol A 2011 yılında ülkemizde de yasaklanmıştır. Bazı fitalat bileşikleri de yasaklanmıştı. Ancak fitalat ve bisfenol bileşikleri sadece yasaklananlarla sınırlı değildir. 25 farklı fitalat bileşiği vardır. Yani bu yasaklama çok anlam taşımıyor. Bisfenol A’nın yerini Bisfenol S alabiliyor. Bunların tamamı hormonal sistemi bozucu etkiye sahipler. Bu kimyasal maddeler gıda maddeleri ve sularla birlikte alındıklarında hormonal dengenin bozulmasına neden olarak otizm ve obezite gibi sağlık sorunlarına neden olmaktadırlar.

Şebeke su borularının, çocuk oyuncaklarının, gıda ambalajlarının, mobilyaların, halıların, kozmetik ürünlerin plastikten üretildiğini düşündüğümüzde ne kadar toksik kimyasala maruz kaldığımız sorusunun cevabı ürkütcüdür.

Normalde ithal edilen bu çöplerin geri dönüşüme tabi tutulup üretime sokulması gerekirken -ki bu durumda bile çok sayıda zehirli atık doğaya karışmaktadır- içinde değişik oranlarda zehirli bileşik barındıran plastikler aynı potada değerlendirilerek doğrudan ucuz hammadde olarak özellikle gıda ambalajlarında, çocuk ve bebeklerin malzemelerinde kullanılabilmektedir.

Plastik ürünlerinin zamanla parçalanması sonucu mikroplastik adı verilen küçük plastik parçacıkları oluşmakta ve bu parçalar besin zincirine karışmaktadır.

Bütün ürünler zehir barındırıyorsa en iyisi balık yemektir diye düşünürken gördük ki doğaya karışan plastik parçalarının son toplanma yerinin denizler olduğu ve balıkların ve deniz ürünlerinin de ciddi anlamda plastik içerdiği tesbit edilmiştir.

Son zamanlarda basına da yansıyan tuzların içindeki mikroplastikler de bunun iyi bir örneğidir.

Diğer bir konu da küçük üreticilere uygulanmak istenen tohum sertifikası konusu. Yıllardır hibrit tohum kullanmaya zorlanan. Kendi tohumunu üretmesi yasaklandığı için her yıl yeniden tohum satın almak zorunda kalan çiftçilerimizin bu yaptırımlara rağmen  bir şekilde ata tohumlarına sahip çıktığı tohum takas ağları ve gıda toplulukları gibi çeşitli kanallar ile bu tohumları paylaştıkları görülmektedir. Bunun önünü tamamen kesmek isteyen yönetim şimdi de üreticiyi ekeceği tohuma sertifika almaya zorlamaktadır. Bu sertifikasyonun çok zor ve masraflı olduğu bilinmektedir. Üstelik bu yapılan her yıl bu sertifikayı yenilemek zorunda olan küçük çiftçiyi bezdirerek hibrit tohuma yöneltme çabasından öte birşey değildir.

Daha önce Bülent Şık’ın  “Mutfaktaki Kimyacı” kitabını büyük ilgi ile okumuş ve korku filmi izliyor olduğum etkisine kapılmıştım. Dünkü söyleşi de pek farklı değildi. Kar uğruna doğa ve insan sağlığını hiçe sayan uygulamalar ile geri dönülmez bir noktaya doğru hızla yaklaştığımız tesbitini ürpererek dinlememek mümkün değil.

Hem doğaya karışan ve canlı yaşamı tehdit eden zehirleri görmek, bunların yaratacağı yıkımın farkında olmak hem de buna karşı birşey yapamıyor olmak ister istemez insanı ürkütüyor.

Peki ne yapmak gerekiyor? Bu bilgilere ulaştığımızda ilk ve doğal olarak bireysel çözümler peşinde koşuyoruz. Temiz gıdaya nasıl ulaşırız? Damacana suyu içmek daha mı doğru? Havanın, toprağın, suyun bunca zehirlenmesinin ardından gerçekten organik tarım yapabilmek mümkün mü? gibi milyonlarca soruyu kendimize sorup. Olumsuz etkiyi hem kendimiz, hem ailemiz ve yakınlarımız için minimuma nasıl çekeriz uğraşına giriyoruz.

Soruna bu şekilde bireysel yaklaşım bizi gerçek bakış açısından uzaklaştırıyor. Kapitalistler ürettikleri ürünlerin, onları sarmalayan ambalajların, atıklarını doğaya salan sanayinin zararlarının farkında değiller mi? Üniversiteler bu konularda araştırmalar yapmıyorlar mı? Elbette ki herkes durumun bilincinde. Bilim insanları bu zararları tesbit etseler dahi sistem denetim mekanizmasını gerçek anlamda harekete gerçirmediği/geçirmek istemediği için, sadece kapitalizmin azgın doğası, kar hırsı için bunlar yapılıyor.

Bugün itibarı ile sihirli  bir düğmeye basılıp doğayı, yaşamı zehirleyen tüm bu uygulamalara son verildiğini varsaysak bile doğanın geri dönüşümünün imkansız olacağı aşamaya çok yaklaşmış durumdayız. Bu da olmayacağına göre işimiz çok zor.

O zaman çözüm ararken sorunu kişiler, kurumlar üzerinden değil, doğrudan sistem üzerinden ele almak, ona uygun biraraya gelişler ve mücadele biçimleri geliştirmek gerekir. İsmet Papila

Antalya’da Tüm Emekli Sen tarafından düzenlenen kitap imza ve söyleşi etkinliğine katılan Dr. Bülent Şık ile yapılan “Gıda Güvenliğinde Güncel Meseleler” başlıklı söyleşide İngiltere’den ithal edilen plastik çöpler ve doğaya karışan plastiklerin gıdalara ve sulara karışması ile bunların hem doğa hem insan sağlığına etkileri üzerine konuştuk. Bir diğer konu da hükümetin yürürlüğe koymaya çalıştığı ata tohumlarının sertifikalandırılmaya çalışılması idi. Her ikisi de yaşamımızı doğrudan etkileyen hayati konular.

BBC, 2018’in ilk üç ayında İngiltere’den 27 bin 34 ton plastik çöp gönderildiğini belirtti. 2005 yılında başladığı bilinen plastik çöp ithalatı 2015 yılına kadar yalnızca gümrükte sunulan bir beyanname ile yurda denetimsiz olarak tonlarca plastik atık sokulması ile sürdü. Daha sonra gümrükte kontrol şartı getirildi ama bunun ne ölçüde yapılabildiği hala bilinmiyor. Bu atıklar yoğun bir şekilde fitalatlar ve bisfenoller içermektedir. Bazı Fitalatların ve Bisfenol bileşiklerinin özellikle çocuklar üzerinde hormonal bozukluklara sebeb olduğu, ABD, Kanada ve Avrupa Birliği ülkelerinde yasaklanmış olduğu bilinmektedir. Biz toksik kimyasallar içeren bu çöpleri alıyor, ülkemiz topraklarını ve canlılarını zehirliyor üstüne bir de para ödüyoruz.

Polikarbonat ürünler, biberonlar, meme pompaları, oyuncaklar vb. ürünlerde kullanılan Bisfenol A 2011 yılında ülkemizde de yasaklanmıştır. Bazı fitalat bileşikleri de yasaklanmıştı. Ancak fitalat ve bisfenol bileşikleri sadece yasaklananlarla sınırlı değildir. 25 farklı fitalat bileşiği vardır. Yani bu yasaklama çok anlam taşımıyor. Bisfenol A’nın yerini Bisfenol S alabiliyor. Bunların tamamı hormonal sistemi bozucu etkiye sahipler. Bu kimyasal maddeler gıda maddeleri ve sularla birlikte alındıklarında hormonal dengenin bozulmasına neden olarak otizm ve obezite gibi sağlık sorunlarına neden olmaktadırlar.

Şebeke su borularının, çocuk oyuncaklarının, gıda ambalajlarının, mobilyaların, halıların, kozmetik ürünlerin plastikten üretildiğini düşündüğümüzde ne kadar toksik kimyasala maruz kaldığımız sorusunun cevabı ürkütcüdür.

Normalde ithal edilen bu çöplerin geri dönüşüme tabi tutulup üretime sokulması gerekirken -ki bu durumda bile çok sayıda zehirli atık doğaya karışmaktadır- içinde değişik oranlarda zehirli bileşik barındıran plastikler aynı potada değerlendirilerek doğrudan ucuz hammadde olarak özellikle gıda ambalajlarında, çocuk ve bebeklerin malzemelerinde kullanılabilmektedir.

Plastik ürünlerinin zamanla parçalanması sonucu mikroplastik adı verilen küçük plastik parçacıkları oluşmakta ve bu parçalar besin zincirine karışmaktadır.

Bütün ürünler zehir barındırıyorsa en iyisi balık yemektir diye düşünürken gördük ki doğaya karışan plastik parçalarının son toplanma yerinin denizler olduğu ve balıkların ve deniz ürünlerinin de ciddi anlamda plastik içerdiği tesbit edilmiştir.

Son zamanlarda basına da yansıyan tuzların içindeki mikroplastikler de bunun iyi bir örneğidir.

Diğer bir konu da küçük üreticilere uygulanmak istenen tohum sertifikası konusu. Yıllardır hibrit tohum kullanmaya zorlanan. Kendi tohumunu üretmesi yasaklandığı için her yıl yeniden tohum satın almak zorunda kalan çiftçilerimizin bu yaptırımlara rağmen  bir şekilde ata tohumlarına sahip çıktığı tohum takas ağları ve gıda toplulukları gibi çeşitli kanallar ile bu tohumları paylaştıkları görülmektedir. Bunun önünü tamamen kesmek isteyen yönetim şimdi de üreticiyi ekeceği tohuma sertifika almaya zorlamaktadır. Bu sertifikasyonun çok zor ve masraflı olduğu bilinmektedir. Üstelik bu yapılan her yıl bu sertifikayı yenilemek zorunda olan küçük çiftçiyi bezdirerek hibrit tohuma yöneltme çabasından öte birşey değildir.

Daha önce Bülent Şık’ın  “Mutfaktaki Kimyacı” kitabını büyük ilgi ile okumuş ve korku filmi izliyor olduğum etkisine kapılmıştım. Dünkü söyleşi de pek farklı değildi. Kar uğruna doğa ve insan sağlığını hiçe sayan uygulamalar ile geri dönülmez bir noktaya doğru hızla yaklaştığımız tesbitini ürpererek dinlememek mümkün değil.

Hem doğaya karışan ve canlı yaşamı tehdit eden zehirleri görmek, bunların yaratacağı yıkımın farkında olmak hem de buna karşı birşey yapamıyor olmak ister istemez insanı ürkütüyor.

Peki ne yapmak gerekiyor? Bu bilgilere ulaştığımızda ilk ve doğal olarak bireysel çözümler peşinde koşuyoruz. Temiz gıdaya nasıl ulaşırız? Damacana suyu içmek daha mı doğru? Havanın, toprağın, suyun bunca zehirlenmesinin ardından gerçekten organik tarım yapabilmek mümkün mü? gibi milyonlarca soruyu kendimize sorup. Olumsuz etkiyi hem kendimiz, hem ailemiz ve yakınlarımız için minimuma nasıl çekeriz uğraşına giriyoruz.

Soruna bu şekilde bireysel yaklaşım bizi gerçek bakış açısından uzaklaştırıyor. Kapitalistler ürettikleri ürünlerin, onları sarmalayan ambalajların, atıklarını doğaya salan sanayinin zararlarının farkında değiller mi? Üniversiteler bu konularda araştırmalar yapmıyorlar mı? Elbette ki herkes durumun bilincinde. Bilim insanları bu zararları tesbit etseler dahi sistem denetim mekanizmasını gerçek anlamda harekete gerçirmediği/geçirmek istemediği için, sadece kapitalizmin azgın doğası, kar hırsı için bunlar yapılıyor.

Bugün itibarı ile sihirli  bir düğmeye basılıp doğayı, yaşamı zehirleyen tüm bu uygulamalara son verildiğini varsaysak bile doğanın geri dönüşümünün imkansız olacağı aşamaya çok yaklaşmış durumdayız. Bu da olmayacağına göre işimiz çok zor. O zaman çözüm ararken sorunu kişiler, kurumlar üzerinden değil, doğrudan sistem üzerinden ele almak, ona uygun biraraya gelişler ve mücadele biçimleri geliştirmek gerekir.